

Muş’un Yeşilyurt Mahallesi’nde akşam, gökyüzüne ağır ağır çöken bir örtü gibiydi. Sokak lambaları henüz yanmış, ışıkları asfalt üzerine solgun bir sarı bırakmıştı. O sırada, hayatın akışı—her zamanki sıradanlığıyla—kimsenin fark etmediği ince bir sessizliğin içinde sürüyordu.
Ta ki bir gölgenin adımları, kaderi paramparça edecek kadar yakından geçene kadar.
Yasemin D., eski bir hikâyenin çoktan kapanmış sandığı sayfalarıyla yüzleşti o an. Elinde pompalı tüfekle yaklaşan adam, sadece bir silah değil, kapanmamış bir geçmişin ağırlığını taşıyordu. Ve bir patlama sesi, sokağın bütün sessizliğini tek bir darbeyle parçaladı.
Yasemin, yere düşerken gökyüzü biraz daha karardı sanki. Kanı, soğuyan akşamın içine bir sıcaklık gibi yayıldı; bir kadının yeniden yazılmayı bekleyen ömrü, asfalt üzerinde kırmızı bir nehre dönüştü. Mahalleli korkuyla pencerelere koşarken, rüzgâr bile ürpermiş gibiydi.
Ambulans sirenleri, gecenin derinliğinde yankı bulan bir çığlığa dönüştü. Sağlık ekipleri, Yasemin’i narin bir yaprak gibi kaldırıp hastanenin kırmızı alanına taşıdı. Orada, zamanın akışı ağırlaştı; saniyeler, yaşamla ölüm arasında asılı duran incecik bir sicim hâline geldi.
Saldırgan ise sokakların loşluğunda kayboldu. Kaçarken yakalandığı telefon görüntüsü, arkasında bıraktığı karanlığın kısa bir yankısıydı yalnızca. Polis ekipleri şimdi, gecenin içinde iz sürüyor—gerçeği yakalamak için adımlarını sessizliğe emanet ederek.

