

Sevgili Öğrencim,
Yıllar yılları kovalarken sizler büyüyüp hayata atıldınız. Zamanın bizleri eskitmesine rağmen aramızdaki sevgi ve saygı duygularının hâlâ canlı kalması beni çok mutlu ediyor. Bana gönderdiğin mektuplarla “öğretmen” olduğumu hissettirdiğin için sana çok teşekkür ediyorum.
Son mektubunda öğretmenlerin durumunu soruyorsun.
Nasıl anlatayım ki!.. Fuzuli’nin dediği gibi sussam gönül razı değil, söylesem tesiri yok.
İçinde bulunduğumuz durum beynimi kemiriyor. Kafam zonkluyor. Şiddetli depremler oluyor zihnimde. Bunun için haykırmak istiyorum aslında fakat kulaklar sağır, gözler kör, zihinler hasta.
İnsanımıza bağrımızdan çıkardığımız gönül suyu fayda etmiyor artık. Ektiğimiz güller soluyor, diktiğimiz fidanlar kuruyor, toprağımız çoraklaşıyor. Ya biz gönül suyu yerine kirli su veriyoruz ya da tohumumuz çürüyor, toprağımız verimsizleşiyor. Küresel ısınmadan daha büyük bir felaketi yaşıyoruz.
Feryat figan ediyorum, duyun sesimizi yetkililer diyorum ama sanki karşımda “taş bağırlı dağlar” var. Sesim yankılanarak geri dönüyor bana.
Meğerse balık baştan kokmuş. Bazı yetkililer öğretmenlere karşı önyargılı olmuş. Onlara göre biz üç ay tatil yapıyoruz. Ne olacak ki iki cümle, bir problemle maaş alıyoruz. Aldığımız maaş bile fazla. Özlük haklarına zaten hiç gerek yok.
Daha dün bizimle öğretmenlik yaparken idareci olan meslektaşlarımızın bizleri daha iyi anlayacaklarını umuyorduk. Onların bazıları da koltuğa oturunca bizleri unuttu. Öğretmeni istekli hâle getireceklerine, bazı kanun ve yönetmelikleri Demokles’in kılıcı gibi başımızdan sallandırıyorlar. Kuralların insanların iyiliği için olduğunu hissettirmiyorlar. İdarede gülen değil, somurtan yüzler karşılıyor bizleri. İdare edilmiyoruz, sorgusuz sualsiz yönetiliyoruz. Onlar da mutlu öğretmenlerin mutlu öğrenciler yetiştireceğini kavrayamamışlardı. Öyle ya aramızdan çıkan idarecilerimiz de üstlerine karşı sorumluydu. Zira ayaklar başlara göre hareket ediyor.
Büyükler bunları yapar da küçükler boş durur mu? Küçük kalkar, büyüğe bakar. Küçükler söz değil, örnek ister. Büyüklerin değer vermediğine küçükler neden değer versin ki! Bazı öğrenciler, uzaktan uzağa “Öğretmenim n’aber, hocam nassın.” diyerek öğretmene saygısızca hitap ediyor. “Sigara içme, kılık kıyafetini düzelt, bağırma veya şiddet uygulama.” diyorsun. “Sana ne, bana babam bile karışmıyor, sen ne karışıyorsun.” diyerek karşılık veriyor. Veli de çocuğuna destek oluyor. Bu desteği alan çocuk da okulun kapısında öğretmenine dikleniyor. Bugün dikleniyor, yarın tehdit ediyor, öbür gün de tacizde bulunuyor, en sonunda cana kastedebiliyor. Öğrenci, öğretmeni şaklaban; veli ise çocuk bakıcısı olarak görüyor.
Eskiden “Öğretmen ol ki toplumda ezilmeyesin.” derlerdi. Şimdilerde bu sözün hükmü rafa kalktı. İnsan yetiştirme sanatı olan öğretmenlik ayaklar altında. Önüne gelen üzerine basıp geçiyor. Sorunlar ve dertler çok, eğitim öğretime kıymet, öğretmene hürmet yok.
Çalışmalar faydasız, öğretmenler çaresiz, eğitim yuvaları yetersiz, öğrenciler isteksiz, veliler ilgisiz,
sorunlar sahipsiz ve sorumlular sorumsuz.
Sevgili Öğrencim,
Senin de başını ağrıttım. Beni mazur gör. Bizleri kimsecikler dinlemediği için dertlerimi, sitemlerimi ve kırgınlıklarımı sana anlattım. Dertler paylaşıldıkça azalırmış derler ama ben dertlerimi paylaştıkça dertlerim artıyor. Bu dertlerden kurtulamıyorum bir türlü.
Dertsiz günlerde buluşmak dileğiyle hoşça kal.