ŞAHSİYETİNİ KAYBETMENİN DRAMI…

ŞAHSİYETİNİ KAYBETMENİN DRAMI…
Ata Üni
Yayınlama: 08.06.2026
6
A+
A-

İnsanın en büyük serveti ne parasıdır, ne makamıdır, ne de bu ikisi sayesinde etrafına üşüşen sahte kalabalık.

İnsanın değeri şahsiyetinde, vicdanında ve hakikate olan sarsılmaz bağlılığındadır. Bunları kaybeden insan, ne kadar parası, makamı ve gücü olursa olsun, içi boş bir gölgeden başka bir şey değildir.

Ne yazık ki içinde yaşadığımız çağ, dürüst, omurgalı, işini iyi ve doğru yapanları değil, kendini konjonktüre göre ustaca pazarlayan, ilkesiz ve kişiliksiz omurgasızları ödüllendiriyor. Bu sebeple insanlar da makam, mevki için hakikati savunmak yerine gücün, kalabalığın ve kişisel çıkarlarının peşine takılıyor.

Bu çarpık düzende en çok konuşanlar da kimliksiz, kişiliksiz olmalarına rağmen kendilerini iyi pazarlayanlardır ve söyledikleri başkalarına ait ezberlenmiş sloganlardır.

Bunlar savunduklarını, neyin uğruna savunduklarını bilmezler, yanlışları bile alkışlarlar. Haksızlık karşısında ise dilleri tutulur, çünkü konuşmanın bedeli vardır. Böylece şahsiyetin yerini itaat, düşüncenin yerini ezber, eleştirmenin yerini övgü, vicdanın yerini ise korku alır.

Peki, günümüzde omurgasızlık neden bu kadar yaygındır? Çünkü kolaydır. Eğilmek ayakta durmaktan, susmak konuşmaktan, alkışlamak itiraz etmekten daha konforludur.

Güç, insanın karakterini değil, “kullanım süresini” satın alır ve işlevi bitince kenara atar. Zaten eğilmeye hazır olduğunu herkes bilir; o yüzden ne saygı duyar ne de değer verir. Sadece kullanır.

Oysa tarih bir gerçeği defalarca kanıtlamıştır ki: İnsanlığı ileriye taşıyanlar, toplumların yozlaşmasına set çekenler, güce ve kalabalığa boyun eğenler değil, gerektiğinde onlara karşı durma cesaretini gösterenlerdir.

En büyük tehlike, kötü insanların çoğalması değil; şahsiyet sahibi, omurgalı bireylerin azalmasıdır. Çünkü kötülük iyilerin suskunluğuyla yayılır ve kurumsallaşır.

Bir toplumda insanlar düşünmekten vazgeçmiş, sorgulamayı bırakmış, haksızlığı alkışlar hale gelmiş ve sadece “isteneni” yapar olmuşsa, orada çürüme başlamış demektir. Bu, bir toplumun kendi kendini yok etme sürecidir.

Makam uğruna eğilen, çıkar uğruna susan ve doğrusunu satanların ödedikleri bedel korkunçtur: Kendi şahsiyetleri.

Ve en acısı şudur: Uğruna eğildikleri kişiler onlara asla saygı duymaz. Çünkü karakterinden taviz veren birine güven duyulmaz. Bugün biri için eğilen, yarın başkası için de eğilir. Çıkar üzerine kurulan ilişkilerde sadakat yoktur; sadece “kullanım süresi” vardır. İşlevin bittiği gün, bir çöp gibi kenara atılırsın.

Bu kişiler özgür de değildir çünkü başkalarının düşüncelerini ezberleyen, tekrarlayan, onların beklentilerine göre şekil alan, onaylarını almak için sürekli eğilip bükülen biri özgür değil; zihnen ve vicdanen köledir.

Gerçek özgürlük, kendi aklınla düşünebilmek, kendi vicdanınla karar verebilmek ve gerektiğinde hakikatin bedeli olan yalnızlığı göğüsleyebilmektir.

Sonuç olarak insan iki yoldan birini seçer. Ya kendi değerleri ve varoluş amacı doğrultusunda yaşar ya da şahsiyetsiz bir şekilde başkalarının gölgesinde ömür tüketir.

Şahsiyetini kaybeden, her şeyini kaybetmiş demektir. Bu gerçeği idrak etmek ise toplumsal ve kişisel kurtuluşun ilk ve en önemli adımıdır.

REKLAM ALANI
Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.